Akdeniz bisiklet turu ve tecrübelerim

Çocukluğu bisiklet ile geçmiş biri olarak onunla tekrar tanışmam 2015 Mayıs’ına rastlar. Şanlıurfa’ya geldiğimde hava koşullarının el vermesi sebebiyle önce motorsiklet almayı planlamıştım ancak spor yapma imkanı sunduğu için bisiklette karar karar kıldım. Bindikçe bisiklet benim için spordan öte bir anlam ifade etmeye başladı. Yaşadığım şehirde bir yabancı olmaktan parçası olmaya başladım. Rampaları, çukurları, mazgalları, gölgeleri ve dar sokakları ile şehirle bütünleşmeye başladım. Bilmediğim sokaklara girdikçe, çıkmadığım tepelerden şehri seyre daldıkça içimdeki keşfetme duygusu kamçılandı.

Bisiklet ile gezmek arabayla bir yerlerden hızla gelip geçmeye benzemez. Dolaştığın yerin yüksekliği, kıvrımları, çıplaklığı, yeşilliği, sıcaklığı ve serinliği bedeninizde, duygularınızda ve zihninizde silinmez izler bırakır. Hayatı, doğayı, şehirleri ve insanları daha iyi tanıma fırsatı sunar. Bunları tecrübe ettikçe alacağım hazzın bir şehirle sınırlı kalmaması gerektiğini gördüm ve şehirler arası turların tam bana göre olacağına inandım.

Yaz tatiline yaklaştıka onlarca belki de yüzden fazla bisiklet tur videosu izledim. Her izlediğimde kendimi motive ettim. İlk önce Şanlıurfa merkezde turlara başladım, 20-30 kilometrelik turlar yaptığımda kendimi çok mutlu hissettim. 50-70 kmlik turlar ile güç kazanmaya devam ettim. Aradan 2-3 hafta sonra bir grupla Bozova’ya gittiğim de rampalarda gücümün tükendiğini tecrübe ettim. Durup dinlendiğimde tekrar sürebildiğimi görmek ise sevindiriciydi. Gün sonunda 100 km yaptığımda artık uzun tura çıkabileceğime inancım arttı. Karaman’a giderken ilk deneyimimi yaşamak için artık sabırsızlanıyordum.

5 Eylül gecesi Şanlıurfa’dan bisikletimi alarak otobüse bindim ve Adana’ya geldim. Buradan Akdeniz turuna başladım. 6 günde yaklaşık 600 km yol yapmayı planlamıştım.

 

1. Gün Adana- Erdemli 

 Adana’ya beklediğimde çok erken indim. Sabah 4:30’da ne yapacağımı düşünmeye başladım; arkadaşımla buluşmaya daha çok vardı, bu nedenle şehrin merkezine gidip nehir kenarında turlamaya karar verdim. Yaklaşık yarım saat bisiklet sürünce kendimi Sabancı camiinin önünde buldum. Cami çevresini gezdikten sonra nehri kenarında biraz turladım. Gün doğumunu burada izledim, banklara oturup sessizliğin ve yalnızlığın tadını çıkardım. Saat 6 sıraları arkadaşım aradı ve beklediğini söyledi.

Evin önünde buluşup kısa bir tura çıktık. Gölet kenarında ve arkadaşımın evi civarında 25 km yol yaptık. Kahvaltı sonrası yola çıktım ve ilk geceyi geçireceğim bir yakınımın yanına, Erdemli’ye doğru pedallamaya başladım. Yol düzdü ve birbiri arkasına sıralı fabrikaları görmek haricinde heyecan verici birşey yoktu. Öğle sıcağında sürmek çok su kaybına sebep oluyordu ama kat edilecek yol uzun olduğu için durmadan gidiyordum. Öğle vakti Huzurkent’te bir cami önünde durdum, ayakkabılarımı çıkarıp sandeletlerimi giydim. Yarı duş almış vaziyette yıkanıp serinledim ve büyük bir ağacın altındaki bir bankın altına uzandım. Yanımda oynayan çocukların gürültüsüne aldırış etmeden yarım saate yakın uyudum. Kalkdığımda kendimi daha dinç hissediyordum.

Mersin’e vardığımda ikindi serinliği yaklaşmaktaydı. Hemen sahile indim, bıcı bıcı satın alıp ilk defa denedim ve sahil şeridinde şehrin sonuna kadar gittim. Sahilden ayrılıp tekrar yola girmemle küçük tepelerden inip çıkmaya başlamam bir oldu. Akşam yaklaştığı için trafik yoğunlaştı ama yine de bisiklet sürecek kadar genişlikte yol kenarı kalıyordu.

Hava kararmaya başladığında halen pedallıyordum. Bazı yerlerde yol çok daralıyordu ve aydınlatmamın yetmeyeceğinden veya dikkatsiz şoförlerin azizliğine uğramaktan korkuyordum. Akşam 20:30 gibi Erdemli’nin çıkışında hedefime  vardığımda toplamda 151 km yol yaptığımı fark ettim. MTB olmasına rağmen düz yolda bisikletle bu km yapılabildiğimi görmek güç verdi.

2. Gün Erdemli – Aydıncık 

İki gün otelde kaldım ama aklım hep yollardaydı. Sanki içim içime sığmıyordu. Otelde dinlenmekten, yüzmekten daha fazla haz alacağım bir yolculuğa çıkmaya sabırsızlanıyordum. Sanki otelin havası beni yaşayacağım zevklerden alıkoyuyordu.

Çarşamba sabah erkenden çıkıp pedallamaya başladım. Yola çıktığımda halen çadırım yoktu, yoldan alacaktım. Silifke’de birkaç yere baktım ama olmadığını, yol üzerinde bulabileceğimi söylediler. Aklımda yoktu ama görünce bir uyku tulumu almanın çadır bulamazsam faydalı olacağını düşünerek aldım. Yolculukta ilk lastik patlaması bu arayışlar esnasında oldu. Yükü indirip teker sökmenin can sıkıcı birşey olduğunu anladım.

Silifke’ya kadar ufak tepeler çıkmaya başladım ama sonrasında Taşucu’na kadar yol düzdü. Taşucu’ndan itibaren tırmanıp inmeye başladım. İlk tünelden burada geçtim. Tünel sonrası sıcak ve dik bir rampa gücümü kesti. Bir tepe başındaki dinlenme tesisinde ayran ve çay içtim. Akdeniz’de batı ve doğu rüzgarlarının olduğunu, öğleye kadar doğu rüzgarının arkamdan ittiğini, öğleden sonra batı rüzgarının gücümü tüketeceğini öğrendim. Tek suluğun bu tür turlarda yetmediğini öğrenmiş oldum. Arkamda 1.5 litrelik su taşımak zorunda kaldım. Gittikçe rampalar dikleşmeye ve uzamaya başladı.

Aydıncık’a yaklaşık 20 km kala artık hem yorulmuş hem de hava kararmıştı. Kamp kurmak için geç kalmamak gerektiğini de öğrendim. Halen çadır alamamıştım ve bir boğazda hemen hava karardı. Nerede yatmam gerektiğini bile kararlaştıramamıştım.

Yol kenarında bir müddet bisikleti iterek yatacak yer baktım. Bazı gözüme kestirdiğim yerlerin yakınında evler vardı, buradaki köpeklerin havlamalarına dayanamayacağım ve huzursuz olacağım için duramadım. Yol yeni yapıldığı için etrafta çok fazla moloz döküntüsü vardı. Daha ilerilerde karanlıkta beliren çam ağaçlarının altında gecelemeye karar verdim. Vardığımda hava tamamen kararmıştı ancak yatacak hala düz bir yer bulamamıştım. Bu saatten sonra arayışımın boşa geçeceğine kanaat getirdim. Fark edilmemesi için bir çukura bisikleti indirdim, diğer çukura ise ben yerleştim. Yoldan geçen araçların beni fark edeceği, kaza geçirmiş olabileceğim zannıyla durabileceklerinden, polis veya jandarmanın gelebileceğinden endişe ediyordum.

Vadiye inen kamyonların gürültüsü ve ışıkları ile nasıl bir gece geçireceğimi düşünürken uyuyup kaldım. Yıllar sonra ilk defa geceleyin tek başıma dışarıda kalıyordum. Çukur beni rüzgardan koruyordu ancak her türlü böçek ve sürüngenin de yatağı sayılırdı, bunların sokabileceği ihtimali beni korkutuyordu ancak yapacak birşey de yoktu.

O gece gökyüzünde ay yoktu, vadi zifiri karanlıktı ve yıldızlar pırıl pırıl parıldıyordu. Bir anda öğrencilik yıllarımda Toroslarda geçirdiğim günlere gittim. Şu anki şartlarım o zamankinden bile çok kötüydü ama şimdi kendimi daha mutlu hissediyordum. Bugünden sonra hava kararmasına 30-45 dakika kala durup kamp kuracak yer bulmaya başladım. O gün 90 km yol ve 1552 metre tırmanış yaptım.

3. Gün Aydınçık – Anamur

Sırtıma vuran taşların, sabaha karşı soğuğun ve olası beklenmeyen misafirlerin korkusuyla sabahladım. Hava daha tam ağarmamıştı, vadiyi daha arabaların farları aydınlatıyordu. Kimseye görülmemeye çalışmanın verdiği huzursuzlukla bir anda hazırlandım. Çadırsız kamp kurmanın verdiği acaip bir huzursuzluğu vardı. Kendimi yolda kalmış, kimsesiz, evsiz barksız biri gibi hissediyordum. Belki çadır bile olsa insanın kafasını sokabileceği bir yerinin olması, yılların oluşturduğu bir güvende olma hissiyatıydı. Modern şehir hayatından bir anda doğaya çıkmak beni ürkütmüştü. Çadır kurup konakladığım sonraki zamanlarda bu his kaybolmuştu.

Yola çıkıp yüz metre ilerlemeden geceyi çok iyi geçirebileceğim bir yerin yakınında sabahlamış olduğumu fark ettim. Bir rampamın başlangıcında gecelemiştim. Rampayı tırmanmam yaklaşık bir saat sürse de Aydıncık’a kadar iniş çok keyifliydi. Rampanın tepesine çıktığımda neredeyse bugün daha fazla yol gidemem diyecektim. Aydıncık sahiline indim, şehir daha uykudaydı. Kahvaltı yapabileceğim tek yer bir çorbacıydı. Sıcacık bir tavuk suyu çorbasından sonra tekrar yola koyuldum. Öğleye kadar rampaların in-çıkı ile boğuştum.

Bozyazı civarında (Tekmen) yol sahile çok yakın geçiyor. Bir halk plajında yüzme, dinlenme ve yabancı bisikletçilerle muhabbet etme şansım oldu. Gerçek bir yol bisikletini ilk defa görmüş oldum. Benimki yanında küçücük kaldı. Saat 15 civarı tekrar yola koyuldum. Aklımda hala geceyi nasıl geçireceğim vardı. Çadırın ne kadar gerekli olduğunu artık biliyordum. Anamur’a varınca mağaza mağaza gezmeye başladım. Tarif ettikleri her mağaza arasında 4-5 kilometre vardı. Bu vesileyle sahili de görmüş oldum. Nihayet aradığım çadırı ve meti bir avcı dükkanında buldum. Pazarlık edecek şansım bile yoktu. Bisiklete yüklediğimde sanki aylarca gezmem gerekiyomuş gibi hissediyordum.

Anamur öncesi ve sonrası her yer muz serasıydı. Açık tarım alanı neredeyse kalmamıştı. Anamur çıkışında yine başka bir rampa başlangıcında yorulduğumu hissettim. Yeni yol yapımı ile eski yolun viraja giden bir kısmı trafiğe kapatılmıştı. Tepede hem Anamur’u hem de köyleri gören bu viraj çam ağaçlarıyla kaplıydı. Çadır bulup bulamayacağımım stresi beni bisiklet sürmek kadar yormuştu.

Hava daha erkendi ancak daha önce çadır kurmadığım için erkenden konaklamaya karar verdim. Belki yarım saatten fazla zaman alır dediğim çadır kurma işlemini 10 dakikada bitirince yapacak iş aramaya başladım. Vadinin içindeki sessizliği köylerde okunan ezan sesinden başka delen başka bir gürültü yoktu. Köylüler tarlalarında, bahçelerinden yeni gelmiş, karanlık çökmeden ertesi günün hazırlıklarını yapmaya çalışıyorlardı. Onların koşuşturmacalarını, evlerin önünde havlayan köpeklerini, güneşin ağır ağır dağların arkasına çekilip gitmesini izlemek tarifsiz bir duyguydu. Yorulduğumu iliklerime kadar hissediyordum ancak bu hazdan kopmamak için uykuya direniyordum. Gün sonunda 86 km yol ve 1771 metre tırmanış yapmışım.

4. gün Anamur – Alanya 

Erdemli’de amcamla yol hakkında konuşmuştuk ve aklımda Anamur’dan sonra yolun düzleşeceği kalmıştı. Bu nedenle de son rampayı bir an önce bitirip yüz yolda ilerlemeyi hayal ediyordum. Ancak bitmeyen rampaların başladığını gördüm. Bu güzergahta en zor etap Anamur – Gazipaşa arasıydı. Yol bazı yerlerde tek şeride düşüyor, birçok yerde rampaların eğimi %15’in bile üzerine çıkıyordu. Bu gözergahta sık sık yol çalışmalarına rast geldim, bazı yerlerde asfalt bile yoktu. Sürekli zık zak çizerek tırmanmanın beni ileriye değil sadece yukarıya götürdüğünü görmek kahrediyordu. Bazı rampalarda bisikletten inerek itmeye başladım. Yol üzerinde nerederyse bütün uğrak yerlerinde durdum diyebilirim. Saatlerce tırmandığım dağdan 5 dakikada inmek can sıkıyordu. Oysa çıkarken hafif bir eğilimle kilometrelerce gitmeyi hayal ediyordum.

Bu etaba kadar dağ bisikleti tamamen yanlış tercih diyordum ama buralarda avantajını gördüm. Soğuk asfaltta 65 km hızla inmek için kalın lastiğe ihtiyaç duyabiliyorsunuz. Frenlerinizin de çok sağlam olması bu tür yollar için kaçınılmaz. Bu tepelerin birinde suyum tükendi, hava sıcaktı ve bu şekilde ilerlemek mümkün değildi. Bisikleti yol kenarında bırakıp bir müddet su aradım ve zirvelerden aşağıdaki köylere su götüren boruları buldum. Bir bağlantı noktasında su borusunu çıkartıp hem serinledim hem de mataramı doldurdum.

Gazipaşa’dan sonra yol düzleşiyor ve tekrar bölünmüş yola dönüşüyor. Gazipaşa öncesi bir petrol istasyonunda durdum, Doğudan yıllar önce göç etmiş çalışanı ile 2 saate yakın çok samimi bir sohbetimiz oldu. İkimizde farklı dünyaların insanıydık ancak ortak insani duygu ve düşünceler bizi bir arada tutmuştu. İz bırakmadan gelip geçenlere, gelip yanında konaklayan turistlere, kendisi sabitken şahit olduğu akıcı hayata dair duygu ve düşüncelerini paylaşmıştı. Yalnızlık onu da pişirmişti. Beni mahçup edecek kadar ikramlarda bulundu.

Sabahtan 15:30’da kadar 35 km yaptım ama yol düze döndüğünde hava kararmak üzereyken Alanya’ya 20 km mesafedeki bir plaja vardım. Sahilde dalgaların hemen önüne kamp kurmak ve gecelemek herşeye değdi. Kamp yerinde ise Konya’dan tatil için gelen bir aile ile sohbet ettik. Sabaha kadar duyduğum dalgaların sesi ile sanki deniz üstünde uyuyormuşum hissi oluşturdu. Gün sonunda 95 km yol 2800 civarı tırmanış yaptım.

5. Gün Alanya – Güneysınır

Yola çıktığımda planım Manavgat’a varmadan Konya’ya giden yol üzerinden Bozkır’a ve sonrasında Karaman’a ulaşmaktı. Ancak Alanya’ya doğru ilerlerken Karaman yol işaretini görünce neden buradan gitmeyeyim ki dedim. Haritadan inceleyince Konya Taşkent üzerinden yolun olduğunu gördüm ve bu noktadan Torosları çıkabileceğimi düşündüm. Sabah erken kalkmıştım ve Alanya’ya yakın başka bir halk pilajında denize girdim ve duş aldım. Sahil boyunda gitmenin en büyük avantajı istediğin zaman duş alabilmekti. Turist kaynayan sokaklarda börekçi aramaya başladım ve bir fırına denk geldim. Beni uzun süre tok turacak ve enerji verecek tahinli böreklerden aldım. Taşkent’e tırmanan yokuşun hemen başındaki bir kahvede sağlam bir kahvaltı yaptım.

Sabahtan öğleye kadar %15’den aşağıya düşmeyen bir tırmanış yaptım. Yine bütün uğrak yerlerini çayını içmeyi ihmal etmedim. Bu kadar sürede 10 kilometresi düz yol olmakla birlikte en fazla 30 km kadar gidebildim. Öğle vakti ilk ulaşabildiğim köyün camisinde dinlenmeye karar vermiştim. Yeni ve şirin bir camiye oturduğumda bir aile geldi. Onlar da Taşkent’ten Alanya’ya iniyorlarmış. Sofralarına buyur ettiler, şehirlerinden köylerinden ve gideceğim yollardan konuştuk. Anadolu insanının temiz yüreğini ve cana yakınlığını bir kez daha hissettim.

Onlardan ayrıldıktan kısa süre sonra yolda bir kamyonet durdu ve şoförü bu yolun tırmanmakla bitmeyeceğine beni ikna etti. Kamp yaparım desem de kuşa kurda yem olabileceğimi, buralarda yoldan çıkıp uçurumlarda ölen onlarca insanın hikayesini ardı ardına anlattı. Bu iyi niyetli insan beni ikna etmek için ücret bile istemediğini, acıdığını bile söyledi.

Bisikleti kamyonete yükleyip yanına oturdum. Beraber Torosların tepesine kadar çıktık. Tırmandıkça haklı olduğunu gördüm. 2200 metreye kadar sürekli tırmanmak için zamana, yoldaşa ve güçe ihtiyaç varmış. Yol çok dar, bazen kayaların altından geçiyorduk ve sürekli uçuruma sıfır bir hat üzerinde ilerliyorduk. Kamyon şoförü benim yollarda olmama o kadar şaşırıyordu ki her indiğimiz yerde herkese beni anlatıyordu. Macera arayanların kaçırmaması gereken bir rota diyebilirim. Yaklaşık 40-50 km civarını araçla çıktım. Sonra Hadim yakınlarında kamyonetten inerek yeni yapılan yoldan Konya Güneysınır’a doğru pedallamaya devam ettim.

Hadim’de birine Karaman’ın ne kadar uzak olduğunu ve yolun nasıl olduğunu sormuştum. İleride 4-5 km bir rampa olduğunu, sonrasında hep inerek gideceğimi, geceleyin Karaman’a rahat varacağımı söyledi. Her çıktığım rampa acaba bu bahsettiği o rampamı diye düşünüyordum ama bir türlü rampalar bitmek bilmedi. Nihayetin öyle bir rampadan aşağıya indim ki bahsettiği rampaya geldiğimi anladım. Bu vadiden çıkmam saatlerimi aldı. Eğimi %10 altına düşmeyen 10 kilometrelik bir rampadan çıkmak zorunda kaldım ve bu gücümü tamamen bitirdi.

Bu son rampadan Güneysınır’a kadar iniş vardı ama Konya ovasına indiğimde kuvvetli bir rüzgarla karşılaştım. Durduğum bir petrol istasyonunda gecelemeye niyetlendim ama çalışanları çok misafirperver gelmedi. Bana başka yerde kalmamın daha iyi olacağından rüzgarın boğazdan kaynaklandığını, ilerlersem rüzgarın duracağına kadar bir çok hikaye anlattılar. Biraz dinlenmiş olmanın verdiği güçle tekrar yola koyuldum.

Niyetim geceyi evimde geçirmekti, bu nedenle gece geç saat de olsa süremeye devam ediyordum ama eve yaklaşık 50 km kala gücüm tamamen tükendi ve çadır kurup yatmak zorunda kaldım. Konya Karaman yolunda şarampolün hemen içinde, ağaçların arkasına gece 12 civarında çadır kurmaya çalıştım.

Yer yukardan düzgün gözüküyordu ve otlar fazla yüksek değildi. Yol ile yer arasındaki yüksek otları ve dikenleri yararak bisikleti aşağıya indirdim. Bisikleti bir ağaca kilitleyip çadır kurmaya başladım. Güç de olsa kurulmuş çadırımın dikenlerin üzerinde olduğunu gördüm.  Çadırı oradan oraya taşıdım ama nafileydi. Bu kuytu yer otların ve dikenlerin diledikleri kadar güçlenmesine imkan taşımıştı ve dikenler otlardan daha güçlüydü. Dikenler o kadar sertti ki kalın metten bile geçiyordu ama yorgun vücuduma söz geçirmemin imkanı yoktu, dikenlere aldırış etmeden birkaç dakikada içinde uyudum. Gün sonunda 111 km yol ve 3300 metre tırmanış yaptım.

6. gün Karaman

 Sabaha karşı havanın soğukluğunu iliklerime kadar hissettim, uyandım ve üzerime birkaç t-short daha geçirdim. Birkaç saat daha geçmiş olmalı ki soğuğun etkisiyle tekrar uyandım. Akdeniz’e göre kendimi hazırlamıştım ancak İçanadolu’ya girince Eylül ayında hava koşullarının tamamen değiştiği tecrübe ettim. Soğuktan uyumama imkan kalmamıştı, ben de çadırımı toplayıp tekrar yola koyuldum. Düz ovada mesafe kat etmemin kolaylığını bir kez daha yaşadım. Kazımkarabekir’e kadar sürdüm, hareket etmeme rağmen hala üşüyordum. Gördüğüm ilk çorbacıda durdum ve sıcak bir mercimek çorbası ile ısındım. Saat 7 civarıydı, güneş artık ovayı ısıtmaya başlamıştı. Yolda ilerledikçe tekrar soyunmaya başladım. Ortalama 20 km hızla 50 km yol yaptıktan sonra evde kahvaltı yaptım.

Kısa değerlendirme: 

  • Kesinlikle değdi, eğlenceli huzur verici ve güç kazandıran bir deneyimdi.
  • İki veya üç kişiyle alınan zevk 2-3 katına çıkardı.
  • Eve ulaştıktan iki gün sonra bile ağrılarım dinmedi. Özellikle son gün eve yetişmek için çok çabalamıştım ve bu aşırı yüklenme vücudumu çok yordu. Bu tür yolculuklarda risk almamak gerektiğini anladım. Eğer o şartlarda gideceğim bir iki günlük yol daha olsa kesinlikle gidemezdim.
  • Yollarda insanların ilgisi çok güzel, çoğunlukla turist zannediyorlar ama konuşunca muhakkak sofralarına oturtuyorlar.
  • Yol bisikleti tur için kaçınılmaz, bazı yerlerde dağ bisikleti faydalı olsa da yol bisikleti deneyince gereksiz bir yük taşıdığınızı kabul ediyorsunuz.
  • Bisiklet taşıma çantasının ne kadar iyi seçilmesi gerektiğini de tecrübe etmiş oldum. Kumaştan olması sebebiyle dikişleri kısa sürede patladı. İndir bindir yapması zaman ve güç gerektiriyordu. Lastik patlaması herşeyi tam anlamıyla kabusa dönüştürüyordu. Ayrıca çantanın geniş olması da önemli, çünkü üstlerinde her zaman boş yer kalmalı, yolda tüketeceğiniz abur çuburlar başka olmak üzere yiyeceklere kolay erişimin olması gerekiyor.
  • Lastik seçimi önemli ve patlamalara karşı önlem almak gerekiyor. Çok küçük tellerden bile lastiğin patladığını görmek, 15-20 dakika bununla meşgül olmak can sıkıcı ayrıntılardı.
  • Uzun turlarda iki, mümkünse 3 suluk muhakkak olmalı, hatta 1.5 litrelik su taşıyabilen suluklar tercih edilmeli. Bazen umduğunuzdan daha uzun süre suya erişemeyebiliyorsunuz.

 

Gezi albümü

Akdeniz turu

Bunları da sevebilirsiniz